Fri26052017

SON Güncelleme05:00:40 PM GMT

ADALET ANANIN ÇİĞNENEN ONURU

  • PDF

mumtaz

Türkiye 17 Aralık 2013 tarihi itibariyle yeni bir sürece girdi. Bir yolsuzluk ve rüşvet soruşturması ile başlayan bu süreç tarihimizin hiçbir döneminde gözlemlenmesine imkân olmayan bir hukuk katliamına sahne oluyor. Ne Cumhuriyet öncesinde, ne de doksan yılı aşan Cumhuriyet devrinde böyle bir olaylar dizisi ile karşılaşmadık. Bu süreç, II. Bayediz’in veya Abdülhamit’in tahttan indirilmelerinden de; 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden de daha vahimdir. Böyle düşünmemizin sebebi, yukarıda saydığımız hadiselerin “siyasi” nitelikli; 17 Aralık sürecinin ise tamamen “maddi çıkar” amaçlı olmasıdır.

Siyasi kavgalar tarihin her döneminde yaşanmıştır. Siyaset, “Devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü” demektir. Bu tanımdan yola çıkıldığında her birey ya da grubun bu yönde bir talepte ve girişimde bulunması meşrudur. Meşruiyetin şartları ise çağa göre değişmiştir. Bu bağlamda, Yavuz Sultan Selim, İttihat ve Terakki, 27 Mayıs ve 12 Eylül yönetimleri devirlerinde meşru kabul edilmiş ancak zaman içinde yine değişen şartlara göre bir kısmı gayrimeşru ilan edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, hâlen yürürlükteki Anayasamız ve Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası gibi temel yasalar ve kurumlar 12 Eylül döneminin ürünüdür. Şayet 12 Eylül gayrimeşru ise onun kurumsallaştırdığı tüm uygulamaların kaldırılması gerekirdi. Keza, yasalarımızda, “darbeye teşebbüs suçu” en ağır şekilde cezalandırılmak üzere tanımlanmış olmasına rağmen “darbe suçu” gibi bir tanım yapılmamasının mantığı da budur. Çünkü yapılan darbeler kendine yeni bir meşruiyet alanı yaratmış, hukuku da kendisi belirlemiştir. (Akıl sahipleri bu söylediklerimizden darbeleri meşru gördüğümüzü çıkarmayacaktır.) Öte yandan, bu darbelere karşı duranların dökülen kanları azizdir; çünkü onlar, siyaset için; yani devletin ve milletin huzur ve mutluluğuna katkı sağlamak adına kendi canlarından vazgeçmiş; adanmış insanlardır. Velhasıl siyasi kavga bir adanma işidir; kaybedenin de kazananın da önünde saygıyla eğilmek gerekir.
17 Aralık sürecinde yaşananlara gelince: İstanbul’da bir Cumhuriyet Savcısı olması gerektiği gibi yıllardır gizli yürüttüğü ve MİT dâhil Devletin bazı kurumlarının haberdar olduğu bir “yolsuzluk ve rüşvet” soruşturması için operasyon emri veriyor. Bu kapsamda, bazı bakanlar hakkında fezleke düzenleniyor ve bakan çocukları, belediye başkanları, bürokratlar ve iş adamları hakkında da sorgulanmak üzere yakalama kararı çıkarılıyor. Başbakanın oğlunun da soruşturmalarla ilgili adı anılıyor ve gözaltı emrinin yerine getirilmediği iddiası ortalıkta çalkalanıyor. Bunun üzerine kıyamet kopuyor; soruşturma derhal siyasi bir cepheye çekilmeye çalışılıyor; çünkü siyasi kavganın meşruiyeti biliniyor. Adı soruşturmaya karışan bakanlar bir hafta direndikten sonra istifa ederken fezlekeleri aradan geçen bunca zamana rağmen Meclise getirilmiyor; savcılar da, “Eyyy Savcı, seninle daha işimiz bitmedi.” Diye en üst perdeden ve aleni bir biçimde tehdit ediliyor. Süreç içinde operasyon yapmakla görevli kolluk güçleri üzerine de bir karşı operasyon yapılarak savcıların verdiği yakalama ve gözaltı emirlerini yerine getirmeleri engelleniyor. Adalet Bakanı ve Adli Kolluk Yönetmeliği değiştiriliyor; HSYK üzerinde baskı oluşturularak savcılar hallaç pamuğu gibi atılıyor; aralarında çok sayıda il müdürü de bulunan binlerce polis aynı akıbete uğruyor. Bütün bunlar yapılırken ayakkabı kutularından fışkıran milyonlarca dolar, para sayma makineleri yokmuş gibi davranılıyor ve hadiseler “paralel devlet”in kalkıştığı bir “paralel darbe” girişimi olarak adlandırılıyor.
Öte yandan, bu operasyonların sorumlusu olarak ilan edilen Gülen ve cemaatinin gerçekten sorumlu olup olmadığı bir yana bu algının oluşma sebebinin siyasi olup olmaması önem taşıyor. Hemen belirtelim ki, cemaat ile iktidar arasındaki kavganın sebebi ne yazık ki “siyasi” değil. Çünkü bilindiği üzere iktidar partisi kurulduğu günden itibaren on bir yıl boyunca cemaat tarafından büyük bir coşkuyla savunuldu, desteklendi. Bu süreçte, ülke içinde ve ülke dışında cemaat de iktidar da sınırsız ve paralel bir güç edindiler. Devletin bütün kurumları Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonlarına maruz kalırken onları güç birliği içinde gördük. PKK’nın meşrulaştırılması, Devletin bölünme tehdidinin en üst düzeye çıkması, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Anayasa Mahkemesinin, Milli Güvenlik Kurulunun, MİT’in, Yargıtay’ın, HSYK’nın, TRT’nin, YÖK’ün ele geçirilmesi sürecinde beraberlerdi. Devletin mali kaynakları ve imkânları kullanılarak yeniden diriltilen yeşil sermaye aracılığıyla basın-yayın ele geçirilirken de birlikte hareket ettiler. Birlikte “âkil” oldular; birlikte “deniz feneri” yaktılar; birlikte Baykal’ın, MHP yöneticilerinin kasetlerinin seyrine baktılar…
Sonra bir tel koptu ve ahenk bozuldu. Kopan tel “dershane” ahengi veriyordu. Esasen dershanelerin iki taraf açısından da siyasi bir yanı da yoktu. Çünkü dershaneler bilhassa son yıllarda tamamen ticarî hüviyet kazanmış, dinî, ahlâkî eğitim veren kurumlar olmaktan bütünüyle uzaklaşmıştı. Bu kurumlara AKP Belediyeleri tarafından bedeli belediyelerce veya vakıflarca ödenen yüzlerce öğrenci yönlendiriliyor, öğrenciler çok yüksek bedellerle kaydediliyordu. Ancak, AKP’nin PKK ile yaptığı antlaşma şartları arasında Doğu-Güneydoğu’daki dershanelerin kapatılması vardı ve hükümet bu kararın gereğini yerine getirmek için harekete geçince malum “beddua” ve “17 Aralık” sürecine girdik.
Bütün bunların toplamı şu: İki taraf, çıkarları gereği on bir yıldır sürdürdükleri beraberliği yine bir çıkar çatışması sebebiyle sonlandırdı ve savaşa başladılar. Bu savaşta kullanılan araçlardan en önemlisi adalet mekanizmasıdır. Görülen o ki, iki taraf da savaşı kazanmak bu örgütün imkânlarını her türlü hukuksuzluk içinde kullanmaya devam edecekler. Ancak, savaşı kim kazanırsa kazansın çiğnen “Adalet Ananın onuru” oldu. Bundan sonra hiç kimse bu ülkede adalet mekanizmasından saygın bir dille bahsedilmesini bekleyemez. Bundan sonra hiçbir vatandaşın “adalet karşısında boynum kıldan incedir”, “şeriatın kestiği parmak acımaz” demesini beklemesin. Sökün o yazıları mahkemelerin duvarından: ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile